Aileden
1- BİLİNMEYEN BEKLEYİŞ
Önüm açık�
Artık bunu kesinkes biliyorum. Başımdaki muazzam ağrının uğursuzluğu da, göze aldığım çılgın fedakârlığın �ya da zorunluluğun getirisi olan bir işin nişanı benim için. Böylelikle yolumun üzerindeki son engeli de bertaraf etmiş oldum.
Masanın üzerinde, canlı bir bedenden özensizce koparılmış et parçaları gibi bekleyen, vahşi bir kırmızıya boyanmış ve sayıları gittikçe artan kanlı pamuk öbekleri birikmiş. Onlara baktıkça, başımdaki ağrıya odaklanıyor ve artık gözümü kararttığımı, şu ana hazır olduğumu kendime hatırlatıyorum.
Şafağın sökmesi yakın� Ve ben bir daha gün ışığını özlemeyeceğim!
Ah, nereden başlamalıyım? Bir fani olarak temiz ve kayıtsız geçirdiğim yirmi senenin ne önemi var ki? Tüm o hasretle andığım günlerin sayfalara dökülmesine ne gerek var? Ben bu talihsiz sayfaları öyle şeylerle doldurmalıyım ki, felaketimin dorukları ne ulaşılmaz ve korkunçmuş bilin! Böylece konudan sapmanın da manasızlığını bertaraf etmiş olurum. Neyse, geri sayıma başlıyorum. Yeterli pamuğum ve morfinim var; beni idare edecek kadar.
İstanbul�da bir yabancıydım. Bu büyük canlı denizinin içine düştüğüm bir buçuk senenin öncesinde Ankaralı olmam sadece ufak ve önemsiz bir detay. Lise mezuniyeti, üniversite sınavı, tercihler, tıp fakültesi ve buradaydım işte!
Laleli ile Aksaray arasında bir yerlere denk gelen bölgede, daha çok turistlere hitap eden bir pansiyonda minik bir oda tutarak İstanbulluluğa ilk adımımı atmış bulundum.
İstanbul�
Hey gidi İstanbul Hey! Bu debdebeli ve arzu duyulan kent ile alakalı izlenimlerim hayranlık ile hayret arasında büyük bir alana öyle bir yayılıyor ki... Bu şehir büyüsünü karmaşasından, kalabalıklarından ya da bir dünya hazinesi gibi yerleştiği harikulade boğazın iki yanındaki duruşundan almıyor bence. Onun sihri damarlarında. Teninin altında, yaşaması için var olması mutlak damarların ve gerçeküstü nefesler kadar müphem, sarsıcı ve alışılmadık efsanelerin dimdik temelleri üzerinde dikiliyor asırlardır. Bunu benim kadar iyi bilecek birileri var mı bilemiyorum. Zaten arayacak vaktim de yok! Aramak gibi bir niyetim de�
Odam oldukça mütevazıydi. Eski bir konaktan bozma turist pansiyonun en üstünde, çatı katına benzeyen ve o katı sadece benim kılan bir odaydı. Handiyse odamda top atsam kimseler duymazdı. Zira alt kattaki iki oda boştu ve o zamanlar bilmediğim bir sebepten ötürü kimseye kiralanmıyordu. Dört metreye dört metre büyüklüğündeki kutucuğumun sokağa bakan tek penceresi duvarın tam ortasındaydı. Mobilya namına sayılacak üç dört şey takılıyordu insanın gözüne: tek kişilik bir yatak, üzerine sarı bir muşamba atılmış demir ayaklı bir masa, gıcırdamaya hazır ve arkaya hafifçe yatmış iki sandalye ve para kasası gibi mat ve ağır görünen bir şifoniyer. Perdeleri açılmış pencereden içeriye şefkatle parıldayan gün ışığı girerdi. Eskiye �ya da kullanılmışa çalan bu hali dahi, odanın samimiyetine gölge düşüremiyordu. Ayağımın altında esneyen ahşap döşeme ve tavanda hafif kirlenmiş örtüsüyle lambriler, yeni oda arkadaşlarımdı. Böylesi bir sıcak karşılama tüm endişeleri kuma gömüyordu.
Pansiyon okul sezonunda neredeyse boştu. Bazı haftalar, üç beş Japon turist gelir ve bir hafta kalıp giderlerdi. Fakat onlarla iletişim kurabilme imkânını hiç bulamadım. Çoğunlukla İstanbul�un seraba benzer sokaklarında ya da tepelerinden birinde dolaşır, bilemediğim bir şeyleri arar gibi, anormal bir açlıkla yolları arşınlardım. Ben bunu sürekli İstanbul aşkıma bağlıyor olsam da, bilinmeyen bir bekleyişi sonlandırdığımı bilemezdim. Odama dönüp dinlenmeye çekildiğimde bile aklımda hep kemirilmiş bir soru dolanırdı. Neden bu kadar güzel? Bu şehir neden bu kadar karşı konulmaz?
İlk bir yılın sonunda, sorunsuz ve oldukça rahat bir hazırlık sınıfı evresi geçirdiğimi itiraf edebilirim. Şehri daha iyi tanıdım ve her gün biraz daha onun sarhoş eden seraplarına kendimi bıraktım. Surların içinde gezindim, Boğaz�ın kıyısında uzun yürüyüşler yaptım; Karşı kıyının o kendine has ama İstanbul resminin en müstesna tondaki renklerine bezenmiş sokaklarını tanıdım; Çamlıca�dan İstanbul�u bir hâkim misali seyredip, Anadolu Kavağı�nda, batan günden en uzak noktada hayallere gömüldüm. Ortaköy�den Sarayburnu�nun kusursuz çizgisine ve denize doğru kibarca inişine hayran oldum. Sarayın benekleri andıran sayısız çatısında uçuşan bulutları ve gün ışığının kıvılcımlarını gördüm. İlk bir yılım, hiç garipsemeden İstanbul�a âşık olmakla geçti de diyebilirim.
Kendime, rahat edebileceğim bir arkadaş grubu oluşturmuş ve onları da kendi İstanbul sevdama ortak etmiştim. Çoklukla Hisar�da kahvaltı ediyor, Beyazıt�ta nargile fokurdatıp, Tophane�de tavla oynuyorduk. Beşiktaş�ta çaylarımızı içerken simitlerimiz kemiriyor, akşamı İstiklal Caddesi�nde noktalıyorduk. Bir sene, onları kendime sıkı bir arkadaş olarak ilan etmeye hazırlanmakla da geçti aynı zamanda.
Tıp fakültesi tam bir bozgundu. Nasıl tanımlayabileceğimi bilemiyorum ama hazırlık sınıfının ardından ve o rahatlığın ertesinde neye uğradığımı şaşırmıştım. Koca kitaplara gömülmek için vakit kaybetmemek gerekiyordu. İstanbul�un içinde ama ona uzak kalışım başlamıştı. Hatta bazen, okuldan dönerken gök kubbeden saçılan gümüşsü yağmurun griliğine boyanmış sokaklarıyla İstanbul, dayanılmayacak derecede sıkıntı verici ve soğuk görünüyordu gözüme. Beni kendine âşık eden, bu şehir miydi?
Dönemin sonunu ettiğime inanamamıştım. Bütün derslerimden geçmiş, uzun ve acı dolu ders çalışma saatleri ardından, veremediğim vizem ve finalim kalmamıştı. Son sınava girip çıktıktan sonra annemleri aramış, sınavların sonuçlarını öğrendikten sonra Ankara�ya döneceğimi bildirmiştim. Tabii ki bu bir hafta, üzerimde birikmiş bütün sıkıntıyı atmak için bulunmaz bir fırsattı. Benim kafadarlarla plansız bir eğlenceye kendimizi kaptırdık. Bu bir hafta boyunca Haldun�un Aksaray�daki öğrenci evinde kaldık.
Çok iyi hatırlıyorum �yani tarihi; Ankara�ya dönmeden önceki geceydi. Bizimkilerle geç saatlere kadar kafayı çektikten sonra, bir dolmuşa atlayıp Aksaray�a geldim. Haldun bizden daha erken masadan kalkıp eve gitmişti. Birkan karşıya, Kadıköy�e annesine gitmiş, Can�da o gün Ankara�ya dönmüştü.
Murat�la beraber, inmemiz gereken yerden birkaç yüz metre kadar önce indiğimizi fark etmeden dolmuştan ayrıldık ve çoktan Vatan Caddesi�ne doğru meyletmiş dar sokaklardan birine girmiştik. Öyle sarhoştuk ki, nerede olduğumuzu ya da ne yöne gitmemiz gerektiğini anlayamıyorduk. Son hatırladığım, bir apartmanın giriş kapısından girdiğimiz ve silik bir karanlığa, çamura saplanan bir bıçak gibi dalan merdivenlerden bodrum kata indiğimiz.
Sayfadaki kandamlasını bir mühür sayın� Pamuk değiştirmek için geç kaldığımın mührü. Ve yeni bir pamuk, bembeyaz, günahsız, kar gibi� Kana bulanıp bozulacak
hâlbuki. Ağrımın artçı depremleri depreşiyor� depreşiyor�
Uyandığımda bir bahçedeydim. Murat yoktu ve başımın zonklaması, gözlerimin yangınlar içinde gün ışığına alışmasını beklemeden artıyordu. Yanımda tek katlı, eski, demir parmaklı pencereleri kapkara perdelere bürünmüş, boyaları dökülen ve virane halinin çürük ağzı gibi karaya çalan kapısız kapı aralığı çürük tahta bir lentonun altında eğilip bükülmüş bir ev, sinmiş gibi uzanıyordu. Kapı yerde, hemen evin dibinde yatıyordu. Etrafta yüksek ağaçlar, zeminde sarının bütün menfi tonlarını üstlenmiş kuru yapraklar birikmişti. Bahçenin etrafını sıra sıra apartmanlar çevreliyordu. Sabahın, soğuk metal bir çakı gibi tenimi ürperten serinliği beynimdeki buzlu resimleri renklendirmişti.
Ve ayaklanmaya karar verip, başımın müsamaha göstermesini umarak yavaşça doğrulduğumda etraftaki �en az- otuz kediyle göz göze geldim. Husumet dolu bakışlarıyla derimden içeride ruhumu bulmaya ve linç etmeye gayret eder gibiydiler. Sanki varlığımdan rahatsız olmuşlardı, onların bölgesine girmiş bir düşman gibi hissetmiştim kendimi �ki oradan ayrılmak için bir an bile tereddüt etmedim.
Midem, litrelerce zeytinyağı yutmuşum gibi bulanıyor, öğürmemek için derin nefesler almamaya çalışıyordum. Bulantımı bastırması için bir poğaça alıp dişlemeye başladım. Vatan Caddesi�ne inerek yönümü daha rahat bulacağımı düşünmüştüm. MM Migros�u bulunca Haldun�un evine gitmek oldukça kolay olacaktı.
Sabah havası beni kendime getirmişti. Aklıma dün geceyle ilintili hafıza kırıntıları dökülüyordu. Bir yanda gelecekte anlatılacak keyifli bir sarhoşluk hikâyem olduğu için seviniyor, bir yandan da aklıma üşüşmüş o tuhaf rüyalara ve uyandığım o bakımsız ve tekinsiz bahçeye kulp takacak yer arıyordum. Anımsadığım bazı parçalar hala çok canlıydı:
�Oku ulan!�
Haldun�un evinin kapısını uzun uzun çaldım. Kimse cevap vermiyordu. Cep telefonumu çıkarıp önce Murat�ı aradım. Telefonu kapalı veya kapsama alanı dışındaydı. Ardından Haldun�un telefon numarasını rehberden bulup ara tuşuna bastım. Dört çalıştan sonra telefon açıldı. O an kulağımın içine yüksek bir uğultu ve birbirine karışan konuşma sesleri çarptı ve tam beynimin ortasında bir iki saniyelik bir ağrı yükselip alçaldı. Sonradan megafondan çıkan bir takım kelimeler işittim. Haldun�un sesi en son ve en isteksiz çıkan sesti. Ben aradığım için keyfi kaçmıştı sanki:
�Alo
�Haldun Nerdesiniz oğlum? Kapında kök saldım.
�Hastanedeyim.
�Hastanede mi? Hayırdır?
�Murat�ı getirdim. Kelimeleri ağzından kerpetenle söküyordum.
�Ne oldu ulan? Alkol zehirlenmesi mi? Bunu söylediğim an, yaptığım şakanın yersizliğinden bihaberdim.
�Hayır!
�Ne peki Haldun? Doğru dürüst anlatsana şunu!
Haldun bir süre sustu. Ağzından dökülecek kelimeleri mümkün olduğunca hiddetli çıkarmak için güç topluyor gibiydi. Öyle de oldu:
�Ulan hayvan! Dün gece adamın ağzına sıçmışsın! Kırılmadık kemiği kalmamış!
Murat�ı yaka paça tutup, bir takım karanlık merdivenlerden indiriyordum. Sonra?
�Oku ulan!� � Hayır, bu bir rüya olmalıydı! Bir rüya�
Telefonu tutan elimin uyuştuğunu hissettim. Bir an donup kalmıştım. Telefon elimden kayarken son anda yeniden kavradım:
�Hangi hastanedesiniz?
-�
�Haldun! Söylesene oğlum, deli etme adamı!
Haldun pes etmiş ama öfke ve hayal kırıklığını hala saklayan bir şekilde duyuldu telefondan:
�Haseki Devlet.
�Tamam! Telefonu kapattım.
Aklımdaki her şey birbirine girmişti. Fikir yürütme ve sonuç çıkarma merkezleri bozguna uğramıştı. O an hissettiğim duygular oldukça karamsar ve boğucuydu. Üzerime korkunç bir suçun lekesi düşmüştü. Aceleyle ama hiçbir şey anlamadan attığım adımlarım beni Haseki Devlet Hastanesi�nin koridorlarına değil sürükledi.
Haldun�u, şimdi hatırlamadığım bir katta, uzun ve loş koridordaki kapılardan birinin önünde beklerken buldum. Sırtını duvara verip, yere çökmüştü. İki elini bir toz maskesi gibi birleştirip burnuyla ağzını kapamış, boş gözlerle karşısındaki duvara bakıyordu. Koridor, insanın üzerine abanan ve yitik bir sabahı andıran ışıklara mahkûmdu. Kendimi yeni uyanmış ve etrafımdakileri bulanık gözlerle seyreder gibi hissetmiştim.
Koridoru doldurmuş kalabalığı kabaca yararak Haldun�un çömeldiği yerde, tam karşısında dikildim. Genzime, hastane koridorlarında sağlanması gereken temizlikle dalga geçer gibi karıncalanma yaratan bir toz hissi sürtünüyordu. Haldun bana bakmıyordu; fakat etrafımızı yükselip alçalan bir ısrarla sarmalamış uğultunun içinden benimle konuştuğunu duyabiliyordum:
�Kapının önüne yığılıp kalmıştı, dedi. Ağzından dökülen kelimelerde, basbayağı bir çılgınlık anının ardından gelen sükûnetin gerginliği yankılanıyordu. Sinirlerin boşalmış ve rahatsız edici sahipleri misali kora çalan cümleleri, ardı ardına geldi. Hepsiyle beraber, başka bir tarafıma bir yumruk yiyordum:
�Gün doğmamıştı. Hep sabah ezanını duyduğumda uyanır ve onu birazcık dinleyerek yeniden sıcak uykuma devam ederim �gülümsedi- Eski bir alışkanlık�
Ne var ki bu sabah uykum sadece ezanla bölünmedi. Evimin kapısı tıkırdıyordu. Uyumaya çalıştım ama o tıkırtı beynimi tırmalayıp durdu. Farkındaydım ki, kalkmaktan başka çarem yoktu.
Gözlerim yana yana yataktan kalktım. Kapıya doğru bilincim kapalı bir şekilde ilerledim. Ne yalan söyleyeyim, o düzenli tıkırtıları hiçbir şeye yormamıştım. O kadar çok uykum vardı ki, belki de rüyadayım diye düşündüm. Çünkü hala sabah ezanı kulaklarımdan sızıp kafamın içini okşuyordu. Yataktaymışım ve yorganın altında rahat rahat uyuyormuşum gibi� Buradan sonra sesi titremeye başladı. Her an ağlayacak gibi suratındaki her bir kas teli seğiriyordu. Kaşları, konuşmasını kesmemem gerektiğini tembihlercesine, güvenli bir delilik çizgisi edasıyla dalgalanıyordu. Ben de endişeyle dinlemeye devam ettim:
�Lanet olsun!-histerik bir gülümseme- rüya değilmiş� Rüya değilmiş! �gözleri hışımla bana döndü- Murat�ı, yerde kıvranan Murat�ı tanıyamadım. Yüzü bir et parçası gibiydi �bakışlarındaki hışım, akı kıpkırmızı olmuş gözlerinden beni tehdit ediyordu. Ellerini bir hayale dokunurcasına çenesinin altında birleştirdi- Ağzını kapatamıyordu ve o kırık çenesinden sadece anlamsız ve acı çeken sesler çıkıyordu �şimdi Haldun, sanki her an üzerime atlayacakmış gibi öfkeyle gerilmişti- Anında yığılıp kaldığı yere eğildim ve ne söylemeye çalıştığını anlamaya gayret ettim. Elim ayağım boşalmıştı. Asla böyle bir durumla karşılaşacağımı düşünmemiştim �ellerini sıkıntıyla iki yana açtı- Şaşırmıştım ve korkuyordum. Yorgun gözlerini zar zor açık tutuyordu. Fısıldayışını daha iyi duymak için, insan yüzünden başka her şeye benzeyen yüzüne doğru eğildim. Ne dedi biliyor musun? �bilmiyordum. Ağzım bir karış açık Haldun�u dinlerken, ne bildiğimi de bilmemeye başlamıştım- �Bana yardım et� Beni ondan kurtar!�
Haldun aniden ayağa kalktı. Bir iki adım temkinle gerileyip, arkamdan geçmekte olan bir hemşireye çarptım.
�Kimden, dedim ben de Murat�a. Nerden bilebilirdim? Hemşireye çarpışım beni Haldun�un menzilinde tutmuştu. Yakamdan tutup beni insan kalabalığı arasından geçirerek duvara çarptı. Sırtımda diken diken yayılan acı, içime oturan şaşkınlıktan daha azametli değildi. Haldun herkesin bize bakmasına sebep olacak şekilde haykırdı, Polat�tan dedi ulan hayvan! Polat�tan!!
Ya, bu ilk anda asılsız gibi görünen suçlamanın ağırlığından ya da aklıma, dün geceki vesvese dolu rüyamdan başka hiçbir şeyin gelmemesinden dolayı koşarak hastane bahçesine çıktım.
Murat�ı yaka paça tutup, bir takım karanlık merdivenlerden indiriyordum. Sonra?
�Oku ulan!�� Devamında bir şeyler daha haykırırken hatırlıyorum kendimi ve Murat�ı kanlar içinde ayaklarımın dibinde gördüğüm sahne fırlıyor saklandığı gölgelerin içinden. Hala kendinde gibi Murat ve bana sövüyor, ağlıyor� Korkuyor.
Bahçedeydim� Nefes nefese kavrulan yalnızca ciğerlerim ve zonklayan damarlarım değildi. Hatıratın kör bağında dizlerimdeki kirişler kesilmiş ve inanılmaz bir anının sahibi olduğum gerçeğiyle koşarken, nefes nefese iken haberdar edilmiştim.
Kanlı pamuklara yenilerini ekleme vakti geldi� Güzel, kıpkırmızı pamuklar� Minik serçe başları gibi masamda yığıldılar� Beyaz pamuk tepeleri azalıyor yavaş yavaş� Kan da sonsuz değil� Hayat ta�
O velvele anında ne Haldun�un sımsıkı yakamı tutmuş yumruklarından kurtulmak kolaydı, ne de hemen etrafımıza üşüşmüş meraklı kalabalığı alt edebilmek mümkündü. Hastane bahçesinde kendimi bulana kadar ki kısmı hatırlamıyorum zaten. Sadece Haldun�un ardımdan sarf ettiği lafın kazındığı bir beş dakikaydı bu �Hayvan herif!�
Kendime geldikten sonra ilk önce hastanenin giriş kapısını sıkıntılı bir bekleyişle seyrettim. Hayır, Haldun gözünü kan bürümüş, cinnetin kızarık göz bebekleriyle merdivenlerden bana doğru gelmiyordu. Neler olduğunu anlayabilmek için durulmalıydım.
Etrafıma bakındım: Güzel ve güneşli bir gündü; neredeyse cıvıl cıvıl, tüm renklerin canlandığı, nefes alan varlıklar misali yeryüzüne bir anlam kattığı sıcak bir gün� Fakat tadına varılacak yer burası, bu hastane bahçesi değildi. Bu beklenti çöplüğünde, kendi derdine düşmüş insanların hiçbiri için gündüz, bir ayrıcalık değildi. Etrafımda koşuşturan, elinde sağlık karneleriyle bir oraya bir buraya kendini atan, oturmuş endişeyle hastalarının durumunu düşünen ya da elinde bir torba ilaçla içeriye giren insanlar bir görünüp bir yok oluyordu sanki... Uçucuydular, varlıkları bir gaz molekülünden daha ağır ya da baskın değildi adeta. Dünya üzerindeki sözleri çalınmış, günleri umudun hurdalığına çevrilmişti. Bense onları tüylerim diken diken olmuş vaziyette seyrediyor, her birinin gözlerinin içine bakıyordum. Onlarla paylaşılan acıların ortaklığını ifade etmek değildi amacım; o esnada insani duygularım gitgide bencilleşip savunma hatlarına geri çekilen adımlar atıyordu. Ansızın bir kâbusun boşluğuna düşmüş gibi hissetmiştim. Dikkatle seyrediyordum hepsini, en azından birisinin benimle alakadar olduğundan emin olmak istiyordum. Ürpererek kimsenin benimle ilgilenmediğini anladığımda, önlenemez nidam ağzımdan salınıvermişti. Benimle konuşan kimdi?
2.BÖLÜM GEÇİŞ
Yeni, temiz bir pamuk parçası� Islanmış, kırmızı bir pelteye dönüşmüş eski pamuk� Halsizlik bedenimde cılız bir çınlama yaratıyor. Yeni, tertemiz bir pamuk�
Yabanda, avcılardan kaçan bir vahşi hayvan gibi koştum. Beynimin içinde apaçık var olan, sanki kulağımın içine fısıldayan biri gibi benimle ve bana sürekli sakin olmamı öğütleyen davudi bir sesin hayaletinden kaçıyordum. Pansiyon odama kadar olan mesafeyi delicesine bir gayretle aşarken, etrafımdaki insanlar bana ürkerek ve şaşkınlıkla bakıyorlardı. Zira onları ısrarla ve saldırgan bir tutumla süzüyor, kafamın içinde vınlayan sesleri, fiziksel varlıklarıyla karşımda dikilen insanlara yormaya çalışıyordum. İçsel sesiniz olmadığına yemin edebileceğiniz bir sese, herhangi bir yafta aramaya çalıştınız mı hiç? Size beklediklerinizi söylemeyen, özgür ve bambaşka bir mantığın sözleri� Bunu kabul edemezdim. Ne yani, ansızın delirmiş miydim? Makul bir düşünme tutarlılığına sahip, olağan bir insan adayı olan ben, bir gecede tüm bilincimi ve dirayetimi yitirmiş miydim? Hem zaten, Murat�a yaptığım vahşice işler de bunu kanıtlamıyor muydu?
Anlayamıyordum. Kişiliğimin büyük bir yanı, kesinlikle normal olduğumu bana dayatıp, Murat�a akıl almaz bir şiddet uygulayışımı canilik olarak adlandırıyorsa eğer, içimde tohumlanmış delilik neye delaletti? Ve beynimin loş kıvrımları arasından bana seslenen bu ses kimindi?
�Bizi duyuyorsun ve biz bunu biliyoruz. Tavrın bunu kesinkes ortaya koydu. Daha fazla direnme ve yaptığının arkasında dur. O insanoğluna yaptıklarınla gurur duymalısın!�
Kafatasımın içlerinden bedenimdeki bütün dehşet ve vesvese noktalarına büyük bir hünerle yayılan ve beni yaşamın kıyısından çekerek gölgelerin hayalleriyle dolu bir bataklığa sürükleyen ses, dört gün boyunca bunları tekrarladı. Pansiyon odamdan dışarıya adım atamadığım bu cellât gaddarlığındaki günler boyunca hep savunmadaydım. Sesi duymazdan geldim, başka şeyler düşündüm; kendi iç sesimle, algımın içinde yüksek sesle bağırdım. Kulaklıklarımı kullanıp, son ses müzik dinleyerek başımı çatlatana kadar ağrıttım. En sonunda, tek sığınağım gibi görünen alkol denizinde boğulurken, kafamı şiddetle duvarlara vurdum; vahşice haykırdım� Tırnaklarımı yanaklarıma batırarak dişlerimi dudaklarımı kanatıncaya kadar sıktım. Fiziksel acı bile fayda etmiyordu. Dört gün, paranoyanın fırtınalı denizinde hayatta kaldım. Öyle ki, dinginleşip, gergin bir sükûneti isim edinen bir ruh halim oldu. Alkol hala bünyemin sarsak hâkimiyet tahtında dans ediyordu. Görüntüler ve düşünceler
dalgalanıp döndü. Ses bir kez daha tekrarladı; sabrı sözlerine yontulmuştu adeta:
�Bizi duyuyorsun ve biz bunu biliyoruz. Tavrın bunu kesinkes ortaya koydu ve koyuyor. Daha fazla direnme ve yaptığının arkasında dur. O insanoğluna yaptıklarınla gurur duymalısın!�
Ve ben karşılık verdim. Ağzımdan çıkan kelimeleri, benden başka kimsenin olmadığı odamda, boşluğa sarf ediyordum:
�Siz kimsiniz?
Ve boşluk azarlarcasına cevapladı:
�Bunu sonra öğreneceksin. Şimdi, atalarına itaat et!�
Atalarım! Murat�a işkence yapışımın sebebi� Hala emin değildim. Bende bir anormallik olmadığına inanmak zordu.
�İnan!� dedi kafamdaki ses, aslında delilik düşünceme yardım ettiğini �belki de- bilemeden.
�Bir kanıtı hak ediyorsun!�
Her şey karardı� Bilinç� Karardı.
3.BÖLÜM ARTIK YETER!
Kanat sesleri�
Havalanan ve aynı anda hareket eden pek çok kanadın yankısız patırtıları�
Kendime geliyordum ve güneşin sıcak tüyleri yanaklarımı ısıtıyordu. Gözlerimin gün ışığına merhaba deyişiyle bilincim ayaklandı ve kendimi bir bankın üzerinde otururken buldum. Büyükçe bir meydanın, kısa ağaçları siper eden bir yerindeydim. Ötede sayısız kuş, aynı anda bir yükseliyor bir alçalıyordu. Hep beraber, saçma bir sistemi adım adım uyguluyorlardı sanki� Yorgundum. Bütün kaslarım sızlıyordu. Etrafıma şaşkınlık içinde bakındım. Yeni Camii�nin görkemli gölgesi dibinde, o gölgeden nasiplenememiş bir bankta, alık alık bekliyordum. Cep telefonum ellerimin arasında, terlemiş avuçlarımın içinde ıslanıp kayganlaşmıştı. Ve ekranında bir şeyler oynuyordu. Filmi seyretmeye koyuldum.
Haseki Devlet Hastanesi�nin giriş kapısı�
Geceydi demek; kapının üzerindeki büyük hastane tabelasının ışıkları yakılmıştı.
Kapıdan girişimi gördüm minik ekranda. Söylenenler aklımda alevin lisanı gibi yandı: �Bir kanıtı hak ediyorsun!��
Ürperdiğimde, tüm kuşlar alkışlar gibi kanat çırptılar. Seyrettiğime dalmışlığım bölündü ve birden simsiyah bir kütleden minik parçalara ayrılan noktalar gibi görünen güvercinlere bakakaldım. Bilinmeyeni tahmin etmek ölümcül bir vakaydı sanki; derin yaranın üzerinden daha derinlere ulaşmakta çok mahirdi!
Gözlerimi yeniden kucağımdaki telefonun ekranına indirdim; bir vapur düdüğü�
Görüntü kesilmişti. Ama bir an sonra yeniden başladı. Bir surata doğrultulmuştu telefonun kamerası, sonra sırayla başka suratları çerçevelemişti: Murat�ın annesi, babası ve Haldun� Nefeslerim kesikleşip titreyen dizlerime tercümanlık etti; kötü bir
şeyler olacaktı.
Ve en sonunda ağır bir şamar gibi suratıma çarpan, final için saklanmış yüzün sahibi: Murat! Yatağında� Yüzü mosmor ve bir hayvanın iç organları gibi sıkıcı ve parlak. Şişkin göz kapakları açılıyor ve halindeki yorgunluk ve kan toplanmış yüz kasları izin verdiği müddetçe şaşırıyor, dehşete düşüyor. Kamera Murat�a daha da yaklaşıyor. Telefonun küçük hoparlöründen cızırtılı ve tınısız bir ses duyuluyor; Aynı anda Murat�ın ekrandaki suratı kıvranıp bitkince sarsılıyor, cızırtılarla süslenip kulağıma gelen boğuk inleyişi ve sargılı çenesine rağmen �Merhamet!� deyişi kaplıyor benliğimi.
Son sahne� Ah, yeni bir pamuk daha� Yeni bir bitkinlik dalgası� Yitiyorum!
Murat�ın kan çanağına dönmüş göz aklarında bir çığlık! Görüntü yeniden bitiyor ve başka bir yerde başlıyor.
Karanlık merdivenlerden aşağıya indik ve parlak bir yeşile boyanmış gibi ışıldayan müphem bir koridorda zor kullanarak �neredeyse canını çıkararak- Murat�ı sürükledim. Sonunda basık ve dörtgen bir odaya girdik. Odanın tavanı bir kubbeden ibaretti ve boşluğun tam ortasında kapkara bir rahle vardı. Murat�ı yakasından sertçe tutup rahlenin önüne fırlattım. Murat ağlıyor ve korkuyordu. Bundan doyumsuz ve vahşi bir zevk almıştım: �Oku ulan!� diye bağırdım�
Aynı merdivenler�
Telefonun ekranındaki görüntü, yerin üzerine açılmış bir ağzın boğucu siyahlığında kaybolan bir merdiveni yukarıdan seyrettiriyordu bana. Ne olacağını az çok tahmin edebiliyordum ve zaten öyle olması kaçınılmazdı. Görüntü, merdivenlerden aşağı doğru, meçhul bir korkunun karnına saplanan inişin kaydına başladı. Tek anlamsız gözlemim, hareketle beraber bir hışırtının da peyda olmasıydı. Aldırmadım. Dehşetle yüz göz olmuşken, bir hışırtının ne önemi olabilirdi ki?
Görüntü durmamıştı, bunu kaydın süresini imleyen sayaçtan anlayabiliyor, sürekli devam eden hışırtıyla onaylayabiliyordum. Ne var ki, kayıt için girilen yer her neresiyse, kesif bir karanlıktan kopmuş gibi görünmez hüviyetini saldırganca sürdürüyordu. Sabırla ve temkinle bekledim. Sayaç saniyeleri bir bir atıyordu� 09:10� 09:11� 09:12�
Sonunda, ağırca güçlenen puslu ve yoğun bir ışık ekranı yeşertmeye başladı. Nabız gibi atıyor ve her atışında tahammülsüz bir aydınlık bir nebze daha kuvvetleniyordu. Bu süre zarfında görüntü hiç kıpırdamadı ve çekim açısının mükemmelliğinden filizlenip kalp sıkışmasını gözlerimden ruhuma boca etti; basık ve geniş, tavanı kubbe biçimli mekân. Ortada rahle!
Kuşlar yeniden havalandı ve beni bir kez daha yüreğim ağzımda, nefesimi tutmuş seyrederken inlettiler.
Bu, aynı bir korku filmine benziyordu. Yavaşça kapıya yaklaşan kahramanın yediği herze ortadadır. Kapının arkasında bir tehlike, bir dehşet saklanmıştır. Bunu seyreden de, kahraman da bilir. Fakat o kapı usulca açılıp karanlıktan ansızın bir el çıkana kadar bilindik olan unsur, çılgınca bir histeriyle hem seyredeni hem de kahramanı dehşete düşürür. Ben de beni bekleyen infiali hayal edebiliyordum. Lakin� Ne fayda!
Kısık gözlerimi kuşların asimetrik bütünleşip dağılışlarından alarak, sapkın bir hevesle ekrana baktım. Cinnet yaklaştıkça merak manyaklaşıyordu.
Rahle tüm ekranı kaplamıştı. Açık, sayfaları solgun, üzerinde sıkışık ve anlaşılmaz yazılar olan bir kitap rahlede boylu boyunca uzanıyordu.
�Oku ulan!�
Ruhum bedenimden mislice ağırlaşıp topuklarımın hizasına düşmüştü. Kendime hâkim olamadığımı ya da olmakta bir hayli zorlandığımı, sıtmaya tutulmuş gibi titrememden anlayabiliyordum. Ama dehşet sağlayıcım, nefes alıp rahata ermeme izin vermedi ve çığlımı yutmaya gayret ederken, kısa bir süre haykırdım� Tüm ekranı Murat�ın yüzü kaplamıştı!
Arkadaşımın yüzündeki ifadeyi sadece korkunç diyerek açıklayamam. Çok zorlu, çok yıldırıcı bir şekle dönüşmüş, adeta çarpılmıştı. Kaçınılmaz sonun karşısında yenilmiş, bu mağlubiyet yüzünden eza duyan kaşları, en acıklı halde yukarıya kıvrılmış. Göz kapakları, bir fotoğraf çekimi esnasında gözlerini tam flaş patlarken kırpan birininkiler gibi, açılmaya uğraşırken donmuşlardı adeta. Yanakları bembeyazdı ve donmuş dudakları yalvarır gibi gerilmiş ve öyle kalmıştı.
Mide bulantım genzime yakıcı işaretler yolluyordu. Ellerim abartılı bir biçimde titremeye, neredeyse sarsılmaya yenik düşmüştü. Derimin altında buz gibi bir okyanus köpürüyordu sanki. Dirayetimin ayakta kalmak için �neler olmuş?� diyerek fısıldadığı ve bozgundan evvel, benliğimin surlarına en büyük gediği yemeye ramak kalmışken savaştığını söyleyebilirim. Gerçekten, neler olmuştu. Bu gördüklerimin, yaşadıklarımın ya da aşırı uçlarda dolanan duygularımın gerçek olması nasıl mümkün olabilirdi? Kuşların meydana yeniden konuşuna ve bazı turistlerin gülüşerek onları yemleyişine baktım. İşte, gerçek buydu, gerçeğin abuk subuk işlerle, anormal saçmalıklarla ilintisi bulunmazdı. Gerçek, kuşlara yem verip, gülüşmek, kayıtsız bir ivedilikle zamanı tüketmekti. Yoksa algınızın ötelerinden size ulaşan ürpertici yankılarda ne gibi bir gerçek payı olabilirdi? Gerçeğin kabul edilmiş güzergâhından sapması, bunun bir an için bile olsa tahayyül edilmesi� Yıkımın uğultulu falezlerinde cenneti aramaktı bu!
Kendime gelmenin çarelerini aramak için bilincimi açmaya uğraşırken, bakışlarım Murat�ın saçlarına takıldı. Kafasındaki tüm saçlar sanki başının tam tepesinde toplanmış gibi gerilmişti. Mantığımın küstah sahipleri, aklımdaki olasılığın gerçek olamayacağını belirtmeye çalışarak haykırdılar. Ben de onlara son bir şans vermek için, deliliğin iplik iplik sızdığı ruhumun en soğuk deliğine parmağımı sokup izlemeye devam ettim. Tanrım beni affet!
Görüntü yaklaşık bir buçuk dakika boyunca, murat�ın acı içindeki suratına odaklanıp kaldı. Fakat en beklenmedik anda, Murat�ın kafası bir sarkaç gibi yavaş salınışlarla sağa sola oynamaya başladı.
İşte bu vakit, korku filmlerinde kesinlikle böyle olmuyor! Telefonun kamerası, korku filmlerindekinin aksine yavaşça ama saniyeleri kırk yararak Murat�ın çenesine, oradan da boynuna doğru indi. Murat�ın başı hala sallanıyordu. Habis bir ur ağırlığınca kalbimi sıkıştıran manzara, herhangi bir dehşet saçma iddiası olmadan, tasasız bir şekilde boynun bedenle birleştiği yere indi.
Tanrım! Tanrım bana mukayyet ol! Boynun altı boştu!! Aşağıya doğru deri, et ve sinir uçları sarkıyor, kellenin mutat salınışıyla çileden çıkaran bir uyum sağlıyorlardı!!
...
O noktadan sonra bir hayatım kalmamıştı. Bunu idrak etmek, kabullenmek kadar zor. Hayaller, umutlar, anılar... İnsanlar ve hevesler topyekun bir göçteydi benim açımdan. Göz göre göre yitiriyordum kendimi. Bitmiştim. Bildiğim �en azından ileride beni beklediğini tahmin ettiğim- yaşantım sönmüştü. Peki, ne için? Kimden dolayı kendimden mahrum bırakılıyordum?
Kaybetmek zor şeymiş. Hele ki eliniz kolunuz bağlı, bile bile bir kayıp...
Huzursuzluğun büyük meydanında, kocaman lokmalar halinde dayatılan gerçekleri gırtlağımı parçalarcasına yutmaya gayret ediyordum. Kimse gibi değildim artık; normal hayatların dışına atılmış, oyun oynayanları kenardan özenerek seyreden bir çocuk gibi üzüntü ve sıkıntıyla boğuşuyordum. Birilerine koşup başıma gelenleri anlatsam, en saf ve içten kelimelerle olanları ifade etsem, yeminler edip Mushafları öperek başıma koysam...
İnanırlar mıydı?
Murat�ı önce vahşi bir hayvan gibi paralayıp ardından kafasını bedeninden ayırdığımı �Tanrım! Tanrım!- Metruk bir yeraltı mabedinde, kendimden habersiz bir hal içindeyken delilikle eşdeğer bir ayinde, kızıl kapıları ardına kadar açtığıma, o kapının karanlığı ve gölge pusları içinden uzanan kollara Murat�ın zulüm edilmiş kellesini teslim ettiğime ve o mananın ötesindeki derinliklerden duyulan sesi dinlediğime ve o ürpertici dalgalarla yayılan sesin bana, �Bekle... Çünkü başka çaren yok!� dediğine kimi inandırabilirdim?
Elimdeki telefonun kayıt altına alınmış çekiminden aklımda kalan son sahne, tüm bu yorucu düşüncelerden ve kendimden bihaberken yaptıklarımdan daha kabullenilemez ve gerçekdışı... Murat�ın talihsiz kafasını meçhul ellere teslim etmeden ve o azap içindeki suratına bakıp imkânsız bir acı içinde kıvranırken, Murat�ın şaşkın ve çıldırmışçasına korkmuş kapalı gözleri açıldı ve doğrudan ekrandan bana baktı. O kadar sinir bozucu bir görüntüye nasıl dayanabildim şimdi bile hayret ediyorum. Murat�ın sıfatındaki dağınık, umutsuz ve çaresiz ifade değişmeden, gözleri açılarak kapının karanlığından konuşan ses benimle, Murat�ın ağzıyla konuşmuştu. �İtaat altına alınmanı kolaylaştırmak için başka bir delil istiyor musun? Biz bunu er ya da geç yapacağız. Ne var ki gösterdiğin direnç orantısında acı çekeceksin ve bizim olacaksın. Çünkü senin kaderin bizim olmak.� Murat�ın kafası sonsuza dek bu boyuttan giderken ben de hala inanmanın imkânsız olduğu görüntüler sebebiyle şiddetle sarsılıyor ve üşüme nöbetleri içerisinde kıvranıyordum. Telefon elimden düştü ve kurumuş kanla desenlenmiş avuç içlerim ortaya çıktı.
Darbeler koca kayalar gibi düşüyordu üzerime...
Bu kanlı eller benimdi, o barbarca katliamı yaparken hiç titremeden bıçağı boynun bir yanından öbür yanına değin sürükleyen bu günahkâr eller benimdi. Yeni bir safhaya, hayatımdan vazgeçmeye zorlanarak giriyordum. Kendi kıyametim içinde keşmekeş ordularının atlıları altında ezilirken yeniden onları duydum. Yeni bir safha, yeni kararlar, yeni ve meçhul bir hayat:
�Artık yeter!�
�Yetmişti� Sindirilmiş bilincimden geri kalanı kullanarak, kendimden geriye kalanları kurtarabilmek için elimde kalan biricik yola saptım. Onlar söyledi� Ben yaptım�
4.BÖLÜM - BİR YOL
�Hiç fark etmez. Yeter ki bir yolunu bul!�
Bu son sözle beni yeniden kurak yalnızlığımın kıyısına uçurdular ve bilemediğim bir vakte değin sırra kadem bastılar.
Bir yolunu bulmalıydım. Pes ederek hızlandırdığım teslimiyetim onların gözünde sadakatimin kuvvetlendiğine delaletti. Üç gün boyunca benden istedikleri şeyi anlamaya çalıştım. Demek fark etmezdi. Demek, sadece arzuladıkları sonuca ulaşmak önem arz ediyordu. Vicdan, mantık, vahşet ya da delilik çok da önemli değildi. Aklımda onların son söyledikleri ürüyordu. Rezilce çiftleşiyor, pervasızca aklımdaki nüfuzlarını çoğaltıyorlardı. Anlamıştım ki, bu sorunun cevabını ne kadar çabuk bulursam, onlardan o kadar süratli kurtulurdum. Bir yol� Bir yol� Birini delirtecek kadar korkutmak ve kahırla dolduracak bir yol�
Pek çok olasılık arasında saatlerimi harcarken şaşkınlık içindeydim. Birilerinin canını acıtmak için, sanki hangi renk pantolonun bana daha çok yakışacağını düşünür gibi kafa yorup hesap kitap yapıyordum. Bedenimin içlerinde ruhum kurumuş ya da tecavüze uğramış gibi tepkisiz ve aldırışsızdı. Mantığımla baş başa vermiş kara kara düşünüyorduk; hayatta kalmamın önemini bana ısrarla anlatan yalnızca mantığımdı. Aklıma kalsa kendimi yok etmeli, ruhuma kalsa geride bıraktığım acılar yüzünden cehennemlerden cehennem beğenmeliydim. Mantığım kahkahalarla gülmüştü ruhumun bu galeyanı karşısında, �Şu anda yaşadıklarından başka cehennem mi istiyorsun yani?� Ona hak vermiştim. Yaşamak zorundaydım. Ne için ve hangi sebeple bilmiyordum. Yaşamalıydım, o kadar. İnsanın her günü biricik değil mi? Acı ya da vicdan azabı içinde bile olsa, tek bir günün kıymetini ne ile kıyaslayabilir insan?
Neyse� Uzatıyorum. Kan kaybım beni duygusallaştırıyor. Hafızam düşük voltajda çalışıyor şimdi, neredeyse rölanti� Pamuk öbeklerinden bir tepe� Kıpkırmızı çimenlerle örtülü üstü� Dökülüyor etim sanki masaya� Kalemimden sızan mürekkepten mürekkep harfler, halkı o tepenin yamacındaki kasabanın. Yeni, bembeyaz bir pamuk doğuyor kulağımın deliğinde. Kendime gelmek zorundayım. Neler yazıyorum böyle!! Toparlanmalıyım� Bu yazı bir sona sahip olmalı�
Nihayet mantığım öyle bir yol buldu ki, buna isyan etmemem mümkün değildi. Sapkınca, günahkârlık tohumlarından biri gibi kapkara, dahası korkunç, delice ve akıl almaz bir fikirdi. Hayır, bunu hiçbir şartla yapamazdım. Kendime yapıldığını düşününce bile tiril tiril titrediğim bu eylemin aklımda bir yerlerde icat edilmiş olması bile bende onulmaz bir utanç ve yeis yaratmıştı. Yine de kafamda zevkle kahkaha atan seslerini duyunca her şeyi anlamıştım.
�Muazzam bir fikir� Sakın düşündüklerini reddetme. Kesinlikle o kanın aktığı duvar her insanı korkudan kudurtup kahırla sınar!!�
Beynimde onlara itiraz eder gibi oldum. Ve kafatasımın içinde üfüren o tuhaf iç çekişi duyarken yeniden karanlıklara gömüldüm. Kontrol yine onlara geçmiş, insanlığımı kaybetmemek istemem yüzünden yeni bir vahşete alet olacağımı bilmiştim�
Yeniden� Algı karardı�
O çığlık hala etrafımda döneniyor. Hiç gitmedi, asla nefes aldırmadı. Çiğ dokunuşu yüzünden ruhum asla rahata kavuşmadı o andan beri.
Gözlerimin önünde bir kadın vardı. Odanın uzak ucundaki köşeye çömelmiş ciğerleri sökülür gibi çığlık atıyor, başını ürpertici bir biçimde sağa sola savuruyor, simsiyah saçları gecenin okları gibi üzerime doğru bir yönelip bir uzaklaşıyordu. Ellerini �morarmış ve kan oturmuş ellerini- sırtını verdiği duvara vuruyor, bacak etlerine tırnaklarını geçirip mide bulandırıcı şekilde kanını akıtıyordu. Dirayetin direnen siperlerine ölümüne saldıran, ciyak ciyak, huzursuz edici bir ağıt yakıyordu sanki. Ara sıra simsiyah ve lanetli gibi parlak saçları arasından görünüp yok olan gözlerinden donuk ama çılgın bir ifade çakıyordu. Boş bakıyor, göz bebeklerini çılgınlığın kızgın mızraklarıyla körlemişler gibi kocaman açıyordu. Çığlığı o kadar acıklıydı ki!
İki şey için kendimi zor tuttum. Birincisi ağlamamak; çünkü gerçekten zavallı kadının bedeninde hayat bulan kahır ve delilik için üzülmemek, şahit olduklarının bir kâbus olduğuna kendini inandırmak adına dualar okumamak imkânsızdı. İkincisi ise elimde ağırlığını hissettiğim, avucumun içinde sıkı sıkıya kavradığım şeye bakmamak. O şeyi yanında durduğum duvara doğru yapıştırmış, kafamın hizasında duvara bastırmış biçimde bekliyordum. O yöne bakamıyordum ama elim ile duvar arasına sıkışmış şeyden duyduğum iğrenç sesin yarattığı hayallerle yeterince mahvolmuştum. Size o yöne bakmadan, sadece kadının giderek solan çılgınlığının durgun bir deliliğe dönüştüğünü gördüğümü ve bembeyaz olmuş suratından çekilen kanın, tırnaklarıyla derin yaralar açtığı bacaklarından oluk oluk boşaldığına yemin edebilirim.
�Onu bulduk! İyi bir çalışma oldu. Seni kutlarız. Şimdi tek bir işlem kaldı. Burayı terk et!�
Elimdeki şeyi bıraktım ve onun kendi pıhtılaşan kanı içine düşerken çıkardığı tok sesin hoyratlığına uyarak hızla kapıyı açıp dışarı çıktım. Ardımda çığlıkları giderek sönükleşen o zavallı kadın kalmıştı. Ve bir nebze kaldığını düşündüğüm insanlığım�
5.BÖLÜM AİLEDEN
Hayatımda ilk defa bir kahvede bulunuyordum. Saat akşam sekiz sularıydı. Şaşkınlığımı gizleme gayretim ve akıl karışıklığım had safhadaydı. Cankurtaran�da, bir semt kahvesinde, ne tipim ne de duruşumla yakışmayı bir türlü beceremediğim yeşil çuha örtülü bir masaya oturmuş, onu izliyordum. Etrafımdaki yarı alaylı yarı yabancı bakışları görmezden gelmek mümkün değildi. Mekânın ciğerlerine çektiği nefes sesleri gibi tekdüze halde duyulan uğultu ve bir kış öğleden sonrası gibi çıplak ve soğuk floüresan ışıkları, beni oradan uzaklaşmam için uyarıyordu sanki. Ama oraya keyfimden gelmemiştim ve eğer onunla konuşmazsam, beni bulan saldırgan dehşetin ne sebebini ne de çözümünü bilemezdim. En azından, kafamdaki meçhul boyut aralığından bana hükmedenlerin söyledikleri buydu.
Beceriksizce, yanıma yanaşan çıraktan bir bardak çay istedim ve bir sigara yaktım.
Bütün bunlara nasıl alışabildiğimi ve neden bütün bunların beni bulduğunu düşünmeye başladım. Kabul etmem gerekir ki, böyle bir iç hesaplaşmanın yapılabileceği en sakin ve en dingin yer, o kahve masası değildi. Ne var ki, aklımın yeni sahip-ve sakinleri beni çok sık rahat bırakmıyorlardı ve ben onların varlığını içimde hissetmediğim her vakti, artık bir lütuf, mucize ve özgürlük olarak görmeye başlamıştım.
Onları nasıl tanımlayabilirim ki?
Beni Yeni Camii�nin önünde, elimden çıkan vahşeti seyrettirmek için uyandıran; daima, mutlak hâkimiyetlerinden şüphe duymadıklarını gösteren sakin ve �nasıl desem?- kendinden emin tınılarıyla beynimin içinde benimle konuşan; sahip oldukları güçle bedenimin içinde sarsıcı bir baskı yaratıp, bazen de adeta halsizleştiklerini hissettiren ve kesinkes itaatten gayrisine müsamaha göstermeyip bunun nedenlerini bana bir türlü açıklamayan, ya aklımın hayatımla olan zorundan türemiş ya da inanmaya yeltenmenin bile gülünç olacağı bir gerçek üstü olgunun elemanları sayılan� Şeyler.
Kaç kişilerdi? Bilmiyorum� Kişi miydiler? Neydiler? Hala inanmakta zorlanıyorum.
Onlar�
Bana, kaderime sahip olduklarını söyleyenler. Hayatımın bu safhasına değin onlar için yaşayıp, kendimi bu ana hazırladığımı fısıldayanlar. Yirmi yıl önce başladığım ve etrafımda benden etkilenen, beni etkileyen hayatlar, insanlar, arkadaşlar, akrabalar, anne ve babam? Önemsiz ayrıntılardı hepsi onlara göre. Beni gözlemişler, yaşadığım bu trajediyi onlar hazırlamışlardı. Ve şimdi yeni bir aşamaya geçmiştim. Öyle diyorlardı. Bu kahveye gelmeli, onu bulmalıydım. Onlara, bütün bunların ne için olduğunu sormamalı ve yalnızca onlara boyun eğmeliydim.
Yoksa�
Evet, bana yoksasını �sanki murat�a yaptıklarım yetmiyormuş gibi- göstermişlerdi.
Elime berrak ve dünya haline bulanmamış kanı bulanan o bebeğe yaptıklarım� Minicik kafasını avucum içinde tutup, annesinin gözleri önünde� Tanrım beni affından mahrum kıl!
Hiç alışık olmadığım koyuluktaki çayımı bitirdiğimde, harekete geçmeye karar verdim.
O, nihayet masada yalnız kalmıştı. Bir süredir karşılıklı oturup konuştukları genç adam masadan kalkmış, pespaye haldeki ceketinin ceplerini elleriyle doldurarak kahveden ayrılmıştı. Sigaramı küllükte söndürdüm ve tepemde yüzen dumanlarını dağıtarak onun masasına doğru yürüdüm.
Nasıl başlayacaktım?
Onu bulmamı isteme nedenlerini tahmin bile edemezken, tamamen deneysel bir karşılaşma olacaktı bu. İki ayrı dünya, iki ayrı adam� Biri kahve köşelerinde, dumandan duvarların ve uğultu bulutlarının içinde vaktini geçiren, kötüden öte tuhaf giyimli; iri ve kabadayı oturuşuna sahip bir maço (!), diğeri �ki o benim- öğrenci, keçi sakallı ve uzun saçları olan, kulağında küpesi, hafif salaş duruşlu biri�
Ne olacaktı?
�Kazım Bey?�
Oturduğu masanın önünde ayakta dikilirken, ona hitap şeklimi komik bulduğunu gördüm. Omuzlarını hafifçe oynatarak gülümsedi. Geniş bir suratı, basık ve büyük bir burnu vardı. Siyah gözleri, yuvalarının içine iyiden iyiye gömülü halde burnunun iki tarafına çok yakın bir biçimde çakılmış iki nokta gibiydi. Yüzünü sağdan sola kat eden ve suratının tam ortasında burnunun yayvan sırtını aşan büyük bir yaranın deri bağlamış izi ön plandaydı. Bakmadan durmak zordu.
�Ben mi? Kazım benim amma beyliğimi bilmem.� Bir büyük ve neredeyse bir vasi edasıyla beni masasına buyur etti. Otururken, o muhite uymayan tipimi iyice sindirdiğini hissettim.
�Hayırdır delikanlı? Sen de kimsin?� Sözleri bende, gözleri kahvenin enerjik çırağındaydı. Bakışlarıyla onu yakalayıp iki çay işaret etti. Gömleğinin yakalarını üzerine çıkardığı mora çalan ceketin iç cebinden sigarasını çıkartıp ağzına götürdü. Meçhul bir beklenti içerisindeydim ve aklımda hala aynı sorunun heyecanlı koşuşturmacası vardı; Ne olacaktı?
Oturduğumuz masada eşlikçilerimiz mütemadi bir uğultu ve okey taşlarının şakırtısıydı. Karşımdaki adamın babacan bir hali vardı. Kendine duyduğu güven beni rahatlatıyordu. Sigarasından aldığı nefesi içine çekerken �Ee?� dedi; dumanı dışarı salarken de �Konuşmayacak mısın?�
�Hadi!� diye atıldı içimdeki ses.
�Ben,� diyerek sustum. Onunla bir müddet göz göze kaldık. Çelik gibi iradesiyle kararttığı gözleri hiç kıpırdamıyor ve kendini asla ele vermiyordu. Çekinerek masaya baktım ve montumun ceplerinde beklettiğim ellerimi sıkıp gevşettim. Bunun ne olduğunu bilmiyorum, dedim. Şimdi ceplerimden çıkardığım ellerim masanın üzerindeydi ve sorgulanması gereken kanıt oldukları için adamın dikkatini bileklerime doğru çekecek şekilde masanın üzerinde uzanmıştım. Anormal derecede şişmiş ve morarmış bileklerim.
Çırak çayları getirdi. Adam kalın parmaklarıyla izmariti küllüğe bastırdı. Bir müddet, ikimizde bileklerime bakarak sustuk. O esnada masanın üzerinde yatan bileklerimin arasındaki vadiden akan yeşil çuha nehirlerini ve akıntıya ters yüzen küllerin göçünü hayal ettim. Çünkü bileklerimdeki bu anormalliğin sebebi benim için bilinmezliğin tanımı gibiydi. Sadece kafamda sesleriyle var olan �şeylere� yorabiliyordum, o kadar. Kazım ise düşünüyordu, gerçekten düşünüyordu. Benim gibi ipe sapa gelmez hayaller kurmuyordu. O bunun sebebini gayet kesin olarak biliyordu demek. O anda, gözlerindeki kara donukluktan bunu anlayabiliyordum.
Okey taşlarının çılgın şakırtısı; bir masada birileri bitmişti.
Kazım bir sigara daha yakıp, sigarayı küllüğe bıraktı. Parmaklarını çıtlatıp, çıtlattığı eklemlerini dikkatle seyreden bu adam, kafamın içinden beni yönlendirenlerin ne kadar haklı olduğunu kanıtlarcasına sordu:
�Seninle konuşuyorlar mı?�
�Bunu nereden��
�Seni neden bana yolladılar sanıyorsun?�
Haklıydı. Sustum. Bu olağanüstü duruma ters bir sıradanlık ve sevecenlikle konuşuyordu:
�Eğer sana kim olduklarını anlatmadılarsa ve sen benden bunu öğrenmeyi umuyorsan yanılıyorsun delikanlı.�
Günlerdir düşünmekten �ve düşündüklerime gülüp dalga geçmelerinden- usanmıştım.
�Bana cin olduklarını ve üzerimde hâkim olacaklarını söylediler.�
Kazım, yanlış bir şeyi yürekten doğruymuş gibi savunan biriymişim gibi acıyarak güldü:
�Demek cin olduklarını söylediler.�
�Evet.�
�Dediğim gibi� Öyle diyorlarsa öyledirler.� Bunu söylerken ve sigarasından derin bir nefes alırken bile hafiften gülümsemişti. İçime kocaman bir kurt düştü. Eğer cin değillerse� Neydiler?
�Peki, bunlar ne Allah aşkına?�
Kazım höpürtederek çayından içti. Sandalyesinde geriye yaslanıp, sorgulayan ve hafifçe ciddiyetten uzak bakışlarla beni süzdü:
�Cindirler cin,� diyerek üsteledi. �Ama seni buraya göndermelerinin asıl nedeni bunun teyidini almak değil.�
�Ne öyleyse.�
�Sana �bunun� ne olduğunun daha iyi anlatmak.� İri birer patates gibi yumuk yumuk ellerini bileklerimin üzerine koydu. �Sen onlardansın.�
�Cin miyim yani?�
Ağzının içinde patlayan bir kahkahayla sarsıldı. İçinde bulunduğum durumun çarpıklığını ve akla ziyanlığını düşündükçe, onun bu rahat ve dalga geçen tavırlarına bir anlam veremiyordum. Eliyle hem neşesini hem de benim şaşkınlığımı savurmak ister gibi bir havayı dövdü:
�Bırak şimdi bunu. Baştan alalım. Bileklerine ne olduğunu hatırlıyor musun?�
�Hayır. Sabah bu vaziyetteydiler.�
�Sabah neredeydin peki?�
�Bilmediğim bir evde�� Susuverdim. Utancım ve günahımın vebali beni daha fazlasını dile getirmekten alıkoydu. �Bu aralar sürekli bilincimi kaybedip, alakasız yerlerde uyanıyorum.�
Kafasıyla onayladı. Tahminleri tutuyordu demek. Peki o evde neye sebep olduğumu da biliyor, benim zavallı ve vahşice üstlendiğim cinayetin ayrıntılarını hayal edebiliyor muydu? Kendi kendine mırıldandı ama ne söylediğini sadece kendisi duydu. Ardından önündeki çay bardağına gözlerini dikerek konuşmaya başladı:
�Bak. Senin gibiler haftada iki üç kez gelir beni bulur. Onaylanmak için. Çünkü dünya üzerinde pek çok semud var ve hepsinin semud tarafı ağır basmıyor.�
�Semud mu?�
�Evet Semud.� Semud kelimesinin benim için hiçbir anlamı olmamasını ayıpladığını hissettiren bir baş sallama hareketi yaptı. �Daha fazla kutsal kitap okumalısın delikanlı. Zararın neresinden dönsen kardır.� Pis bir tavırla sırıttı.
�Semud da ne?� Bir nevi cin olduğunu düşünmüştüm.
Kazım beni duymazlıktan gelip, masanın üzerine abanarak bana doğru yaklaştı. Üzerine sinmiş garip bir yanık rayihası onun kimlik bilgilerinden biri olarak zihnime eklendi. Ki o kimlik bilgilerine, Kazım�ın dehşet verici bir fısıldayışı olduğunu da çiziktirmiştim.
�Aileden,� dedi o olmaz olası fısıldayışı ile. Gözlerimin içine bakarak konuşmuş olsa dahi, ürpererek bunu bana söylemediğini anlamıştım.
Yeniden sandalyesine kuruldu. Bardağındaki son yudumu çayı içtikten sonra,
�Şimdi git,� dedi. �Ve en azından, canını alıp, kanıt olarak kellesini yolladığın kişinin vicdan azabını çekme. Yeni gelecek bir can için, biri kurban edilmelidir. Ayrıca o bebeğin vebalini senden başka kimse üstlenmeyecek. Barındırdığın canavar olmasa, kim annesini o denli çıldırtabilirdi? Kim, hangi sapkın hissiyattaki kişi, bir bebeğin başını duvarlarda ezerek onu sorgusuz sualsiz dünya maddiyatından uzaklaştırırdı? Ama anneyi buldular ve ona ulaştılar. Eh, bu da birileri için iyi haber��
Bu kadardı. Masadan kalkıp, ardıma bakmadan yürümeye koyuldum. Artık Kazım�ın da önemi yoktu. İçinde yalpaladığım saçmalıklar tiyatrosunda duyduğum en münasip laflardan biriydi son duyduklarım..
Ruhumun geriye dönüşsüz çöküşüne yediğim son darbeyle kahveden ayrıldım.
6.BÖLÜM SON SÖZ
Hayır, düşündüğünüz şeyi yapmadım. Kendimi, eline Kuran alacak biri gibi temiz hissetmiyordum. Ve delicesine kıvranıyor da olsam, internette semud�un ne olduğunu araştırmadım. Zira bilinmeyenin bu kadar içindeyken onu merak etmiyor, ondan korkuyordum. Bunca meçhul şeyin ortasındayken emin olduğum yegane gerçek, Kazım denen mendebur herifin, kafamda zırıldayan seslerin sahiplerini tasdik ettiği, dahası onların planı her neyse, doğru yolda olduklarını onayladığıydı. Böylece bu onayın, benim sonum olacağını çaresiz bir teslimiyet içinde anladım. İşte sonunda, alabildiğim en cesur karara böyle ulaştım.
Sirkeci�nin debdebesi ve sıkışıklığı arasında tramvay beklerken onları yeniden duymuştum.
�Korkma. Çünkü biz, bizden olanların yanındayız. Yarın senin için pırıl pırıl bir karanlığa açılan, yepyeni bir gün olacak. Bizi bekle.�
Onları duymaktan ötürü her seferinde içime zift gibi yapışan ürpertiden daha kudretli bir tedirginlik hissetmiştim. Onlar, sanki kafamda değil yanımdaydı. Güçlenmişlerdi ya da aldıkları onay akabinde harekete geçmişlerdi. Şer yuvaları her neresi ise artık oradan çıkmış, sayısız mesafeleri kat ederek bana yaklaşmışlardı. Çok çabuk bir karar almalıydım.
Son tahlilde, onların maşası olmamak, temiz kalan bir yerlerimin derin hissiyatından bana kalan bir borçtu. Beklediğim tramvay geldi ama binmedim. Pansiyon odama gitmekten vazgeçmiştim. Bir takım işleri halletmeli, onların �bizi bekle� dedikleri zamana kadar ki vaktimi tasarruflu kullanmalıydım. Onlar, yapmayı düşündüğüm şeyi anlamadan harekete geçebilmek için cesaret toplamalıydım.
Eminönü Meydanı�ndaki ankesörlü telefonlardan annemleri arayıp gelişimi erteleyeceğimi söyledim. Onu buna ikna etmek zor oldu. Eve dönmemi dört gözle beklediklerini, karşılıklı özlemin onlarda da çok fazla olduğunu biliyordum. Fakat tüm acı verici manevi baskısına rağmen, bir takım yalanlar uydurup ikna ettim. Ailemi bir daha göremeyecek olmak çok kötü bir duygu. Muhtemelen, her şey bir süre geçtikten sonra unutulacaktır. Ne de olsa, büyütmeleri gereken iki küçük kardeşim daha var. Yaşam beni haklı çıkaracaktır.
Öğleden sonra İstanbul�u dolaştım� İstanbul damarlarımda son kez dolanan, müptelalığı başıma dert olmuş bir enfiye idi sanki. En akıl almaz miktarlarda zerk etmiştim kendime onu... Zira bir daha ne İstanbul, ne de yaşam...
Delicesine merak etsem de, ardımda bıraktığım suçların yankılarına dair hiçbir araştırma yapmadım. Ne önemi vardı ki? Vicdanımdaki ağır lekenin zaten farkındaydım. Başka ağızlardan duyacağım lanet dolu sözlerin ilaveten bir etkisi olamazdı.
Akşama doğru, İstiklal Caddesi�nde, rotamın beni götürdüğü salaş bir barın kapısında onları yeniden duydum: �Hazırlan!� Bu emirle beraber bedenime etkimeye, itiraz edersem istediklerini zorla yaptıracaklarını anlamaya başladım.
�Biraz içmeliyim,� dedim. �Sonra sizinim.�
Ses gelmedi ve ben bunu bir onay olarak aldım.
İstiklal Caddesi�nin gece ışıkları üzerimden, o vakitte benden daha ayyaş ya da ayık insanlar yanımdan önemsiz ruhların yansımaları gibi geçiyorlardı. Caddenin uğultulu gürültüsü sarhoş bedenimi sakinleştirdi. Kendimi, zor bir kabullenişi kolaylaştırırken buldum. Muhtemelen alkolün telkinlerine kulak vermiştim. Zira sabahtan beri montumun cebinde taşıdığım tornavida, artık daha bir anlamlı görünüyordu.
Kabullenişin çilekeş patikasından alnının akıyla geçtiğinde, insanı bekleyen payelerden biri de gözü karalık. Kaybedecek hiçbir şeyiniz olmaması meselesi� İçin için bir kızgınlık büyüyordu kalbimde. Kendimi kararlı ve gözünü budaktan sakınmaz hissediyor, montumun cebindeki tornavidayı hırsla sıkıyordum.
Bekliyordum� Hamle yapmalarını ve galeyana gelerek karşılık vermeyi bekliyordum. Buna bir son vereceksem, bunun başlangıç hamlesini yapmayı, artık sabırsız bir öfkeyle bekliyordum.
Bekledim�
Bekledim�
Taksim Meydanı�ndan dolmuşa binip Aksaray�a gittim. Aklıma, Murat�la yaptığımız son dolmuş yolculuğu gelince ürktüm. Öfkem üzüntümle yumuşar gibi olmuştu. Hemen öfkeme ve yeni sahiplerimi dumur edecek hamleme odaklandım. Tornavida cebimdeydi� Sımsıkı tutuyordum� Alkol benimleydi.
Aksaray�dan tramvaya bindim ve Beyazıt�a kadar gittim. Hava serin fakat temizdi. Beyazıt�ın taş duvarlarla sıkışmış taş döşeli yollarında heyecanlı turistler fink atıyordu. Ne kadar salaktı hepsi! Onların bilmediği ne çok korkunç şeyi biliyordum ve onlar ne kadar şanslıydılar. �Güzel� dedim kendi kendime �Öfkeni harla!�
Sultanahmet�e gelmeden dar ve karanlık bir sokağa saptım. Hızlı yürüyordum. Attığım adımlarla çınlayan taş yol ve ağzımdan çıkan duman önümden gidiyor, ben onları takip ediyordum. Öfkenin zirvelerinde uçuyordum. �Şimdi� diye düşündüm �Olacaksa şimdi olmalı.�
�Haklısın. Şimdi olacak.�
Anında, çok şiddetli bir hareketle, tereddüt etmeden, nerede olduğumu umursamadan, çekeceğim acıyı bir nebze dahi olsun önemsemeden, o muazzam hamleyi yaptım. Cebimdeki tornavida, delirmiş kahkahalarım eşliğinde kulağıma saplandı. Onu oraya ben soktum. Sapkın bir mutluluk ve rahatlamayla! Artık onları duymayacaktım!
Artık onları duymuyorum. İki saattir kanım kulağımdan oluk oluk akıyor; pamuk yetiştiremiyorum. Zaten pamuğum da bitti, vaktim de� Onları duymuyor olsam da, kudretli iradeleriyle ruhuma azaba yakın bir baskı uyguluyorlar. Herhalde onları çok kızdırdım.
Evet. Dönüşsüz sona geldim. Kaybettiğim kan gücümü de alıyor. Başımdaki kallavi zonklama, işi bitirmem için bana yalvarıyor.
Bunları neden yazdım? Yaptıklarımın affı yok ve tüm bu ifşaat deli saçması, biliyorum. O yüzden, tüm bu hengame içinde, bu kitabı aldım� İnanın diye! Kara rahledeki meyus eser! Bu kitap...Bu kitap bir gerçek� Bu kitap var� Onlar aramızda� Çoğalıyorlar� Anne... Anne çok korkuyorum!
|
|